27.5.07

...evrensel kopuş

bir anda karanlık çöker ya üstüne.. hiç bir şey yapamazsın.. tüm kozmos o anda sana karşıdır, savaşsan da kazanamazsın. Her şey ters gider, saniyeler yitip giderken senin çabaların anlamını yitirmeye başlar, soluklaşır ve yok olur birden... Gökyüzü küçük çatırdamalar eşliğinde, büyük parçalar halinde kırılırken yıldızlar toz olup üzerine dökülür.. Masmavi gökyüzünden de, yıldızlı gecelerden de geriye sadece kasvetli bir karanlık kalır. İçin toza bulanmış kalakalırsın.. Yalnız... işte o anda, sadece o anlık zaman diliminde çabalarının bir hiç olduğunu anlarsın. Sonradan, atlattıktan sonra bu durumu, tartıp biçtiğinde çok derin yaralar almış olduğunu acılar içinde farkedersin ancak tam olayın ortasında sadece tekliğini ve küçüklüğünü hissedersin..

...çözemesemde sebebini kendimi hep "zor" durumlar içinde buluyorum.. Zor durumdan kastım "ühü ühü Melis beni aramadı bugün" gibi teenager zorlukları falan değil. Ciddi açmazlar, yükler, sorumluluklar. Bazen kaldıramayacağım yükler, bazen küçük gözüken ve sırtına alınca devleşen sorumluluklar. Bilirsiniz.. öyle bir an gelir gerçekten tüm yaşamınız buna bağlıdır. Hatanın telafisi yoktur.. İşte bu zor durumlarda ne kadar uğraşsam, kendimi parçalasam da herşey yolunda gitsin diye, o anlık zaman diliminde yarılıveriyor gökyüzü ve herşey allak bullak oluyor.Kontrol etmeye çalışsam dahi kaosu -inan çok uğraşsam bile- illa ki gözden kaçan küçük bir parça oluyor.. ve lanet parçanın başlattığı domino etkisi ile herşey, dört elle sarıldığım herşey dökülmeye başlıyor, tutmayı bırak farkettiğimde zaten yıkılmış oluyorum ben de tüm dünyam gibi. Korkuya gömülüyor tüm benliğim, bedenim karanlığın içinde yok olurken düşüncelerim anlamsızlaşıyor, bulanıklaşıyor. Kavrayamıyorum. Tüm evren kopup giderken, umutlarım dağalırken ben yalnız, tek başıma, anlamsızca izliyorum tüm olanı..

hiçbir şey elimden gelmiyor..

sanırım uyumalı ve her şeye yeniden başlamalıyım..

13.5.07

Alem delikanlı olmuş.. Adamlar aldı gazı Kurtlar Vadisi ile.. e zaten muhtaç olduğu kudret de asil kanda mevcut idi alev almaya uygun benzin misali.. Ha kandaki kudret ile anlatılmak istenilen bu muydu? Hiç sanmıyorum! Ancak herkes kral, baron, dayı olmuş her bir yanda racon kesenler, bıçkınlık yapanlar gezer olmuş. Anlamadığım şey bu dayılık(!) kime yahu? E herkes dayı ise kime yapıcan dayılığı? Tabi bir de "görev ifa eden seçilmiş kişi" gibi hissetme kısmı var. Eminim lisede racon kesen omuzda ceket gençliğinden tut, sokakta yumurta topuklarına basa basa yürüyen yiğit mahalle delikanlısına kadar hepsi kendisini önemli bir görev üstlenmiş kurtarıcı kişi olarak görüyordur. Bir alt kimlik, gizli süper kahraman yaratma çabası mı? Belki de... ama bilmiyorum..

Yalnız süper kahramanlar yani çizgi romanlardaki süper kahramanlar bunlar gibi olsaydı, racon kesselerdi falan.. işte o zaman komik olurdu.. Ne bilim Örümcek Adam 4 filminde Örümcek Adam Venom'a "Hareket yapma lam!" dedikten sonra tespih sallasa Venom'un burnuna doğru "çizerim lan façanı dürzü!" falan dese.. Aslında Peter Parker'ı -karakter olarak- düşündüğümüzde dayılığa pek uygun bi tip değil. Bilakis benim bildiğim süper kahramanlar arasından Polat Alemdar gibi olabilecek tek bir kişi vardır: Bruce Wayne! Bruce abimiz aristokrat gözükür ve parası boldur.. Ancaaak, sağ kolu Alfred hariç kimse ne haltlar karıştırdığını bilmez, gizli kapaklı işler çevirir, gaddar herifin önde gidenidir, ailesini çocukken kaybetmiştir, nefret küpüdür yani! Neymiş efenim servetini zenginliğini kötüleri cezalandırmak için kullanıyormuş da falan filan.. Değirmenin suyu nereden geliyor Bruce efendi? Çaldın çırptın tabi! İhalelere fesat, süte su, dinle devlet işlerini karıştıran ben miyim sen misin? Nihayetinde karanlık bi kişilik. Racon da keser, kafa da.. Buna kanaat getirdim ben. Var mı lan karşı çıkan! Artizlik yapmayın lam, topunuzun basarım boğazına!



9.5.07

Sir Christopher Gavain (15 Haziran 1589 - 20 Eylül 1655)

Ailenin tek erkek çocuğu olarak, Norfolk'a bağlı Holt'un batısında, Melton Constable'da dünyaya gelmiştir. Henüz 18 yaşında iken İspanyol Azur takım adalarına doğru yapılan keşiflere Sir Douglas Gracey ile katılmıştır. 1608 yılında Hollanda adına savaşlara katılmıştır. Bu dönemde tanıştığı Franklin Young ile birlikte Frederick V, Elector Palatine kumandası altında 1618 yılında başlayan 30 Yıl Savaşına Protestanlar cephesinde katılmıştır. Bohemya Ayaklanmasında yeterli mukavemeti gösterememiş ve "Kış Kralı" Frederick V, Elector Palatine'nin devrilmesini engelleyememiştir. Ancak aynı dönemlerde Danimarka Donanmasına hizmet etmiş ve gösterdiği yüksek fedakarlık ve cesaret sebebiyle Danimarka Kralı Cristian IV (12 Nisan 1577 - 28 Şubat 1648) kendisine ebedi generallik nişanını uygun görmüştür. 1623 yılında Danimarkalı bir kadınla, Britta Thomsen ile evlenmiştir. 1624 yılında bir erkek çocuk babası olduğu haberini aldıktan sonra Norfolk'a Cambridgeshire'a ailesi ile birlikte yerleşmiştir. O her ne kadar kendisini askerlikten ve savaştan çekmeye çalışsa dahi, İngiliz Kralı Charles I'in isteği üzerine İskoç İşgaline karşı general olarak görev almıştır. 1629'da cephede savunma savaşlarını yürütmüş ve sayısız başarı kazanmıştır. 1632'de 1.İngiliz iç savaşında, Edgehill cephesinde ordulara kumanda etmiştir ve her zaman, her savaştan önce ettiği duayı yinelemiştir. "Yüce Tanrım, biz seni bu vahşetin tam ortasında, bu cehennemde unutsak dahi.. sen bizi unutma ve bizi yalnız bırakma" Savaş kazanılsa dahi Sir Christopher bu savaşta sol kolundan ağır bir yara almıştır ve sol eli işlevini yitirmiştir. İlerleyen yıllarda askerlikten elini eteğini çeken Sir Christopher, devlet işleri ile ilgilenmiştir. İkinci iç savaş döneminde Parlementodan yana olduğu için hapise atılmış ve 1655'de 66 yaşında hapisanede ölmüştür. Çocukları parlemento karşıtı gruplar tarafından 1666'de öldürülmüş ve Gavain ailesi ortadan kalkmıştır.




...ailesinin ölümünün ardından nefretle dolan ruhu huzur bulamadı seneler sonra bir daha hayat bulana kadar acılar içerisinde boyutsuzlukta kıvrandı...

22.4.07

...

Bir insanın başına gelicek en kötü şeylerden biri sanırım espri anlayışını yitirmektir diye düşünürken gözlerimi yakın çevremden ayırıp "diğerleri" (the others?) üzerine çevirdiğimde espri anlayışını yitirmeyi bırak hayatlarında böyle bir güzelliğe, zeka kıvraklığına sahip ol(a)mamış saman beynililerle, at gözlüklülerle ve taş kafalılarla karşılaştım. Hırsları yüzünden realiteleri bile görmeden, anlamadan elbette anlamak dahi istemeden yüksek sesle kendi ezberlediklerini tekrarlıyorlardı. Bağıra çağıra! Aman dışarıdan gelen ses akıllarını karıştırmasın, yeni düşünceler suları bulandırmasın. Araştırma olmadan, rakamlara ihtiyaç duymadan kendi inandıklarının mutlak doğru olduğu düşüncesi ile hareket ediyor ve beyinlerini dolduran bu saçmalıklardan büyük zevk alıp kendilerini tatmin ediyorlardı. Öyle bir inatla mühürlenmiş ki beyinleri, espri gibi bazen yumuşak bazen ise bir katana keskiniliğinde ancak her zaman delici bir güç bile bu insansıların nöronlarına etkimiyor, aksonlarını uyarmaya bile yetmiyordu. Bu korkunç manzara karşısında bu yavan insan ziyanlığı karşısında çaresizlik ve aidiyetsizlik dışında hiçbir hissimin kalmamış olması beni uzaklaşmaya itti. Denedim ancak her yanı mangrove ormanları gibi sarmış bu virüsten kurtulmayı başarmam olanaksızdı.. Yapacak tek şey vardı... kendimi yuvamda hissetiğim çevreye dönecek ve sadece gözlerimi kapayıp hiçbir şey görmemiş gibi yapıcaktım...

her şey yolunda.. hiçbir sorun yok.. her şey yolunda.. ta ki ben de onlardan biri olana kadar.. her şey yolunda.. hiçbir sorun yok.. şimdilik.. her şey yolunda..

değil!

14.4.07

Yaş olmuş yüzyetmişbeş veya yirmibeş farketmiyor ki. Aynı yerde sayıyorum, ilerleme yok pek. Beynim gereksiz bilgileri sünger gibi emerken sadece gerekli bilgileri içeride tutmamakta direniyor. Karşılıklı bir inatlaşma sanki. Zaman geçtikçe ve yeni şeyler gördükçe kazanılması gereken tecrübe akmıyor, damlamıyor dahi.Bıkkınlık verici, üzerime sinmiş çocukluğum ve aynı hataların tekrarı ve tekrarı.. Aynı yerdeyim veya dönüyorum aynı yol içerisinde. Kafatasıma sıkışıp kalmış asla gerçekleşmeyen hayallerim çocuk ruhumun her daim yarattığı yeni illüzyonlar sebebiyle gelişecek ortam -ne gelişmesi yaşayacak alan bile bulamadan ölüyorlar ve çürüyen bedenlerinin yaydığı koku içime işlerken, yarattığı salgın hastalık beynimin bütün beyaz renkli hücrelerini öldürüyor ve onları ölü, Ankara'nın havası kadar gri "yeni" hücrelere dönüştürüyor. Ve lanet olsun beynimi kaplayan bu gri madde bana büyümemi ve mantıklı kararlar alıp, kalan zamanımı doğru kıssaslara göre bölüp değerlendirmemi söylerken bu seferde beynim hiç bir zaman uslanmayan bir Neverland sakini ile, ruhumla zıt düşüyor ve başlıyor bir itekleşme.. Her nasıl oluyorsa ruhum beynime galip geliyor ve üzerine bir damla dahi grilik bulaşmadan ve hatta beynimin tüm griliğini ve olgunluğunu bir çırpıda silip, yok edip her şeyi o "eski" ve aynı yerde kalmış ilerle(ye)meyen haline geri döndürüyor.ve sonra yeniden ve yeniden ve yeniden... Derken ben aynı yerde sayıp, ve hatta dönüp dururken bemmbeyaz kıvır kıvır sakalları karnına kadar inen Zamanbaba'nın bitmek bilmeyen istekleri ve tavsiyeleri akıp, yavaşça birikip devasa engeller oluşturuyor önümde. Ben hiç bir yere gidemesem, ilerleyemesem, yol alamasam hatta en fazla sadece aynı yolda dönüp dursam dahi, Zamanbaba bana bu engelleri temizlemem gerektiğini ve ancak bu şekilde ilerleyebileceğimi, büyüyebileceğimi anlatıyor.. ve bana gür sesiyle sesleniyor "..bana güven, büyüme işini sen bana, zamana bırak..." Ben -elbette- şu önüme yığdığı yapmam gereken işler tepesinin temizlenmesi görevini ona bırakmak istesem bile, her seferinde -sanırım yüz hatta binlerce binyılların getirdiği tecrübe ile- işi benim üzerime yıkıp ,üstüne üstlük hiç bir şey yapmadan, onun işleri bir şekilde yoluna sokacağına dair güvenimi kazanıp devasa kum saatinden dökülen yeni sorunlar ve kuvars tanelerinin oluşturduğu kalın toz tabakası içerisinde uzun beyaz sakallarını savura savura kayboluyor.Ben yirmibeşbin veya yüzeyetmişbeşbininci sorun kümesi ve kum tanesi yumağını çözüp, hepsini ayırıp, temizlerken yenileri dökülüyor gökyüzünden ve yeni umutlar ve yeni hayaller düşüyor zamanın çorak kumulları üzerine.. Her biri derimi delip, kollarımdan ve bacaklarımdan kanlar akan kanallar açıp ruhumun içerisine işliyor ve ona her şeyin güzel olduğunu fısıldıyorlar, adeta uyuşturucu gibi onu etkileri altına alıp, yoldan çıkartıyorlar ve zamandan soyutlanmış, tecrübesiz, aynı yalanları her seferinde yutan, duyduğu her şeye inan ruhum yine kanıyor bu umut virüslerine ve beynime yerleşip kontrolsüz bir şekilde yeni umutların, hayallerin üremelerine izin veriyor, yardımcı oluyor.. ve ben gün geçtikçe ruhumdan daha çok nefret ediyorum, onu bastırmak, sesini kesmek ve galiba yok etmek istiyorum.. şey sanırım büyüyorum.. ya da aynı yerlerde dönüp duruyorum, bilmiyorum

1.4.07

Karalama...

Yorgunum ve anlamsız bi yoğunluk yaşıyorum. Yanlış anlama olmasın, sonuca varamıyorum bir türlü. Zaten anlamsız bir yoğunluk içinde kaybolmuş hissetmemin sebebi bu... hani enerjinin korunumu olayı var ya, enerji kaybolmaz değişir vs. diye yazabilirim kısaca... Şu anda geçerli değil bana. Koşturuyorum ama boşa, bana yararı yok. Birisine yararı varsa da şaşarım. Öyle nafile bir çaba. Bir de olayın batan bir yanı var, tedirgin eden. Yeni insanlarla tanışmaktan hoşlanmam, eski kafalı bi eskiciyim ben.. ve şimdi habire yeni birileri ile tanışmak zorunda kalıyorum, ne kadar istemesem bile... ve dostlarımı göremiyorum, sevdiğin insanlara vakit ayıramadıktan sonra diğer her şey anlamını yitiriyor zaten. Konuşkan biriyim ama konuşmayı sevmem! Oksimoron gibi gözükse bile değil aslında. Yani beni tanımadığım bir grup adamın arasına koyarsan ben kimse ile konuşmam ve bir köşeden olanı biteni izlerim önce... belki sonra konuşurum, belki.. şimdi ise öyle durumlarda buluyorum ki kendimi, konuşmazsam olmaz. Hayat garip yahu, diyerekten konuyu kapatıp şikayet etmeyi bırakıyorum hemen.

Ve ayrıca biliyorum sayfanın bu garip görüntüsünü ben de beğenmiyorum ama ne biliim belki haftaya. O zamana kadar böyle kalıcak galiba. Yazı yazıcak gücüm ve/veya isteğim yok ancak başka bir yerde bişiler yazmıştım 5dk.da. birisi mi rica etmişti neden yazmıştım anımsamıyorum ama yazmıştım.. 5dk.da önemsiz küçük bi karalama...

"Growing up I had expectations about my life that were never met." demiş Charlie Kaufman. haklı bir yerde. aslında ne olursa olsun hayat gün geçtikçe zorlaşıyor. ÖSS'yi kazanana kadar o zor geliyor ancak geçtikten sonra o kadar da önemli olmadığını anlıyorsun. Sonra iş kurmak zor geliyor, tek başıma yapamam, ya batarsam korkusu sarıyor benliğini ve vücudun korkudan tirtir titrerken olayı çözüveriyorsun. İnsan vücudu ve beyni (dimağ demek daha doğru olur) her sorunun üstünden gelme yeteneğine sahip ancak her üstesinden geldiğiniz sorundan sonra dünya daha da bir gerçekleşiyor ve renklerini kaybediyor. İşte o "aradığımız şey"in burada olmadığını anladığımız an, düş kırıklığı ile beraber elimizde kalan şeylere tutunuyoruz. sadece onları da kaybetmemek için. Yaşam tüm renklerini kaybettiği zaman ise işte o zaman yetişkin oluyoruz. Tad yok, huzur yok..
aksi mümkün mü? elbette olabilir. ancak büyümek her zaman korkutucudur... 35 yaşındaki birinin 45yaşına gelmesi de, 18ine basmak da 75inden gün almak da korkutucudur. Çünkü bizden bir şeyleri koparır. farkındayız, ama engelleyemiyoruz. acı veren de bu zaten.

20.3.07

Taşındık..

Taşındık... tabi bu sadece başlangıç. eee.. daha bi adama çevirmek lazım burayı. Ancak nihayetinde taşındık evet...

 
Creative Commons License
This work is licenced under a Creative Commons Licence.